|
Geçen hafta Capital ve Ekonomist dergilerinin öncülüğünde kurulan CEO Club’ün toplantısında Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren konuştu. Konuşmayı başından sonuna kadar izleyen biri olarak izlenimimiz şu oldu: İş dünyasının üst yöneticileri ve Hükümet arasında tam bir mutabakat var! Mutabakatın nasıl çalıştığını anlatalım. Şöyle çalışıyor; Hükümet üyeleri konunun (yaşanan krizin) özüne girmeden etrafında dolaşıyorlar, ‘tamam da siz ne yapıyorsunuz?’ sorusunun yanıtını vermiyorlar. İş dünyası da benzer biçimde, sorunun makro politikasızlık olduğunu söylemekten kaçınıyorlar, zira söyleyenler ‘sopa yiyor’. İş dünyasında da ‘çakaralmaza’ yatmak, konunun etrafında dolaşmak tercih ediliyor. Böylece, iş dünyası ve Hükümet, açıkça sözleşmedikleri sessiz bir mutabakat sağlamış oluyorlar.
Hükümetin, ekonomi politikasına ilişkin eleştiri ve uyarı dile getirenlere karşı tepkisel tavrı, iş dünyasının sessizliğine neden oluyor. Oysa aynı enerjinin, kamuoyuna güven veren bir program hazırlama konusunda olması beklenirdi. Hükümet ve iş dünyasının içine girdiği böyle bir sarmal, ekonomide ‘Kırmızı Pazartesi sendromuna’ doğru götürüyor bizi. Batılı örneklerde; başta başbakanlar ve ekonomi bakanları, gerçek durumu olduğu gibi paylaşıyorlardı. Krizden çıkışın uzun ve sancılı bir dönemden sonra olacağını anlatıyorlardı. Bunları söylerken, bir taraftan da bir dizi kararı yürürlüğe koyuyorlardı. Hükümetler başta gerçekçi adım ve kararlar alırken, merkez bankaları da bunlarla eklemleşen para politikası önlemlerini yürürlüğe koydular. Tüm bu adımlardan sonra, son Britanya örneğinde Gordon Brown’ın yaptığı gibi, “biz bu krizi aşarız” dendi. İşin ‘moral verme’ tarafı, belli adımları attıktan çok sonra geldi. Bir de bizdeki süreci gözümüzün önüne getirelim; Hükümet krizi küçümseyerek hiçbir adım atmadı, ‘top’ daha önce hırpalanan Merkez Bankası’na yuvarlandı, ‘moralleri yüksek tutma’ söylevleri verildi. Hükümetin ‘aldık’ dediği kararlar; yükümlülüğünü zamanında ve tam olarak yerine getiren kişi ya da kurumlara değil, bunları aksatan ya da yerine getirmeyenlere sağlanan af kararları oldu. Parasını ve gelirini yurtdışında tutan, vergisini ödemeyi aksatanlara ‘kolaylık’ sağlandı. Gerçekçi bir bütçe hazırlanmadığı gibi, olası gelişmelere karşı reel kesime destek olacak, mali sisteme olan güveni pekiştirecek kararlar alınmadı. Tersine güven sarsıcı bir politika sergileniyor. İşte ‘IMF görüşmeleri’ konusu, yılan hikâyesine dönen bu süreç, en son hali ile yılsonuna tamamlanıyor idi. Şimdi en iyi olasılıkla şubat ayı başından önce sonuçlanması zor görünüyor. Hükümet belki bu süreci biraz daha ‘esneterek’ nisan başına, yani seçim sonuna tamamlar kim bilir? Doğrusu; Hükümetin ‘moralleri yüksek tutmak’ için iddia ettiği çoğu gelişmenin, kısa sürede tersi gerçekleşmeye başladı. İşte bu da, ekonomik birimlerin güvenini daha hızlı sarstı. ‘Krizi fırsata çevireceğiz’ denilirken, işlerini kaybedenler ‘fırsatın’ ne olduğunu anlayamadılar. Bakanlarımız “Türkiye resesyona girmez” dedikleri günün ertesinde, en hafif etkinin olması gereken üçüncü çeyrekte sıfır büyüme, mevsimsel düzeltme ile hesaplanan büyüme ise negatif çıktı. İçinde bulunduğumuz çeyrekte ise negatif büyüme gerçekleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Bunun adına resesyon deniliyor! En düşük tondan eleştiri ve uyarıları bile psikolojiyi bozmak, hâttâ ‘kefen hazırlamak’ olarak gören Başbakan’ın, “iç tüketim canlı, içerde otomobil satışları artıyor” diyerek moral vermek için örnek gösterdiği sektörde, satışların düştüğünü bilmeyen sadece kendisi galiba! Oysa OSD verilerine göre, otomobil satışlarının haziran ayından bu yana düşüşte olduğu, kasım ayındaki düşüşün de yüzde 60’a yaklaştığı açıklanmıştı. Sorunlara karşı çözüm arayışlarını dile getiren, bunları hayata geçirecek olan Hükümetin adım atmasını isteyen kesimleri susturmak, onları bezdirmek, beklenenin ötesinde derinden bir olumsuzluğu beslemektedir.
UĞUR GÜRSES |